uydurmak

sanırım böyle

0
279

İnsan bir hayatında o kadar çok ”başka başka hayat” yaşıyo ki, bazen durup geriye baktığınızda hatırladığınız bazı şeylere yabancılaşıyosunuz. sanki siz yaşamamışsınız, siz değilmişsiniz gibi, bir dizi-film karakteriymiş gibi. durumlar geliyo aklınıza, ama bu durumların aklınıza gelme biçimi aslında Harry Potter’ın Sırlar Odası’nı bulmadan önce başına gelenlerin aklınıza gelme biçimiyle aşağı yukarı aynı. benzer yerlerde duruyorlar ve benzer şekilde imgeleşiyorlar kafanızda. ve sonra bu imgeleşmelere bakıyosunuz birinde baş karakter sizsiniz, en azından size benzeyen bi yapı var ortada; ağzı, yüzü, gözü size benziyor, sizin gibi konuşuyor. tanıdık geliyor yani. Ama bazen de sizin hiç söyleyemeyeceğiniz şeyler söylüyor mesela. yani farklı da belli başlı noktalardan; sizin yaşamadığınız hiçbir şey yaşamamış ama sizin yaşadığınız pek çok şeyi de yaşamamış. arada derede ilginç bi başkalaşım var yani o anılarla, o anıların içindeki sizle daha doğrusu. ve tanıyamıyorsunuz.

Yine bu sandalyede oturuyodum bundan iki sene önce. iki sene önce bu günlerde, ve bi mesaj almıştım. mesaja bakıp ağladım. hüngür hüngür ağladım. hayatımda belki de en şiddetli üçüncü ağlamam. yani sıralama yapabilecek kadar hatırlıyorum çünkü çok da fazla ağlamadım hayatım boyunca. en azından şiddetli bi şekilde. ve ben yine bu sandalyede oturuyorum ve inanın o çarşamba günü ağlarken ne düşündüğüme veya ne hissettiğime dair bi fikrim yok. yani sözlü ve yazılı olarak anlatabileceğim bazı şeyler var tabii ki. olaya dair beynimin o anıyı depolayan yerini ziyaret ettiğimde gözümün önünde bi şeyler canlanıyo, birkaç cümle söyleyesim geliyo durumla ilgili. ama bi yandan da ”şu an o hisleri tekrar yaşa” desen gerçekten yaşayamam. şu anki nöronlar bütünümün o hisleri nasıl yaşayacağını tahayyül edemiyorum, öyle bi rota göremiyorum yani, yok. ben bi daha nasıl o koşullara sokabilirim ki kendimi o gün o şekilde ağladığım gibi ağlayabileyim o olayın karşısında?

Çünkü olaylar bütünüyüz ya aslında. ama olaylar bütünü olmamız hafızamızla sınırlı bi şey. hepimiz hatırladığımız kadar varız. sen yaş aldıkça belli başlı anıları çıkarıyorsun ”databank”tan. burada bi yapboz var ve yapbozun parçaları sen ilerledikçe yavaş yavaş kopuyorlar. yerine başka parça da gelmiyo; öne başka parça ekleniyo, başka başka boşluklara başka başka parçalar oturuyo, ama o kopan parçalar öyle kalıyo. arkasında bıraktığı izinden hatırlıyosun, veya sen istersen üzerini tekrar boyuyorsun o boşluğun. baktığın zaman bir bütün hala, ama o parça orada var mı yok mu muallakta. eğer hatırladığın kadar varsan -ki böyle gözüküyor- hatırladığın kişi kim? esas sormamız gereken soru bu gibi. kim olduğun önemli değil, kimi hatırladığın önemli o zaman. ve ”gerçekten hatırlamak” ile ”uydurmak” arasındaki çizgi çok ince. hatırlamak ile uydurmak arasındaki o ince çizgi bi noktada senin kimliğini belirleyecek fark ya aslında. günün sonunda eğer hatırladığın kadar kendine hakimsin, kendini böyle tanımlıyosun ve aksiyonlara yol açacak kısayollarını da böyle kurguluyosun. çünkü pek çok insan ”ben böyle bi adamım’ dediği için öyle davranıyor. günü sonunda aksiyonlarını da böyle belirliyosan, dünyayı gerçekten hatırlamak ve uydurmak arasındaki fark mı belirliyo? vaov. dünyayı belirliyo ne bi kere? etkiliyo demek belki daha doğru.

Bu sosyal bi mevzu oluyo bi noktadan sonra. çünkü sen kendini uydurarak karşı taraftan daha güçlü gözüküyosan -herhangi bir güç dinamiğinde-, karşı taraf bu elde ettiğin gücü geri almak adına senin uydurduğunu ortaya çıkarabilir. ve neyin uyduruk neyin uyduruk olmadığı konusunda geçerli tek döviz kuru: mutabakat.

İki seçenek kalıyo insanın önünde: ya herkesin hatırladığı gibi hatırlayacaksın kendi geçmişini -ki bu da seninle beraber hatırlayacak insanlar gerektiriyor-. Ya da uydurmalarını satacaksın. Birinci yöntem her zaman şahit gerektirdiği için, görsel tanık gerektirdiği için, görsel bile yetmeyebilir; bazen birkaç algısal tanık gerektirdiği için şu an ikincisinin çağındayız. ”sosyal medya yalnızlaştırıyo”ya bağlamayacağım ama öyle. ve bu yüzden bu çağın adına ”post-truth” deniyo. post hakikat dönemi.

Öyle yani. post-truth çağına giren ilk kurgusal karakteri de anıp bitireyim. Alan Moore’un muhteşem Watchmen’indeki Rorschac da ”evren bizim uzun uzun baktıktan sonra üzerinde bir şeyler hayal ettiğimiz bir rorschac tablosuydu” diyor ya hani. bu tabloya bakıp bir süper kahraman olduğunu uydurursan öyle olabilirsin.

Bu durumda en iyi uyduran kazanır.

”You see, Doctor, God didn’t kill that little girl. Fate didn’t butcher her and destiny didn’t feed her to those dogs. If God saw what any of us did that night he didn’t seem to mind. From then on I knew… God doesn’t make the world this way. We do.”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here